En iyi yabancı yazar kimdir ?

Umut

New member
Pamuk’un Nobel Konuşması Neden Önemli?

“Babamın Bavulu” konuşması bana göre ödülün kendisinden daha kişisel bir pencere açıyor.

Pamuk, yazarlığı bir odaya kapanıp kâğıt ve kalemle dünyayı anlamaya çalışma eylemi üzerinden anlatıyor. Nobel’in resmi arşivinde konuşmanın 7 Aralık 2006’da Stockholm’de İsveç Akademisi’nde Türkçe yapıldığı belirtiliyor.

Bu ayrıntı sembolik açıdan da önemli. Dünyanın en prestijli edebiyat ödüllerinden birinin töreninde bir yazarın kendi dilinde konuşması, edebiyatın evrenselliğinin tek bir dilde yazmak anlamına gelmediğini hatırlatıyor.

Bir romanın başka ülkelerde anlaşılabilmesi için mutlaka İngilizce, Fransızca veya başka bir dilde yazılması gerekmiyor. Çeviri burada kültürler arasında aracılık ediyor.

Sonuç: Orhan Pamuk’un Nobel’i Nasıl Okunmalı?

Sorunun doğrudan cevabı net: Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk Türk yazar Orhan Pamuk’tur ve bunu 2006 yılında başarmıştır.

Fakat bence asıl ilginç konu bu cevaptan sonra başlıyor.

Pamuk’un Nobel’i yalnızca bireysel bir edebiyat ödülü değil; İstanbul’un, Türkçe yazının, Doğu-Batı ilişkilerinin, kültürel hafızanın ve Türkiye’nin uluslararası edebî dolaşımının da tartışılmasına neden oldu.

Öte yandan Nobel sahibi olmak, bir yazarı tartışılmaz hâle getirmez. Bir kitabı çok başarılı bulan okur da olabilir, anlatımını fazla ağır bulan da. Edebiyatta ödül ile kişisel beğeniyi birbirinden ayırmak gerekiyor.

Benim için tartışmaya değer sorular şunlar:

Bir yazarın Nobel kazanması, o yazarın eserlerini daha değerli mi yapar, yoksa yalnızca daha görünür mü kılar?

Pamuk’un başarısında İstanbul ve Türkiye’nin kültürel kimliği ne kadar etkiliydi?

Bir Türk yazarın dünya çapında tanınması için yerel meseleleri anlatması mı, evrensel insan deneyimlerini anlatması mı daha önemlidir?

Nobel olmasaydı Orhan Pamuk bugün dünya edebiyatında aynı ölçüde tanınır mıydı?

Bence asıl verimli tartışma, “Pamuk iyi yazar mı?” sorusundan ziyade, bir edebî eserin uluslararası değer kazanmasını hangi unsurların belirlediği üzerine yapılabilir. Nobel bunun yalnızca görünen kısmı; altında yıllarca süren yazarlık, çeviri, yayıncılık, eleştiri, kültürel bağlam ve okur ilgisi bulunuyor.

En İyi Yabancı Yazar Kimdir? Edebiyatta “En İyi”yi Belirlemek Mümkün mü?

En İyi Yabancı Yazar Kimdir? Tek Bir Cevap Vermek Neden Bu Kadar Zor?

Bu soruyla karşılaştığımda aklıma ilk gelen şey “Şu yazardır” demek değil, hangi ölçüte göre konuştuğumuzu sormak oluyor. Çünkü yıllar içinde okuduğum kitaplarda çok farklı bir şey fark ettim: Bir kitabın edebî açıdan olağanüstü olmasıyla benim o kitaptan aldığım kişisel zevk her zaman aynı noktada buluşmuyor.

Bir okur için Shakespeare vazgeçilmez olabilir. Bir başkası Tolstoy’un insan ilişkilerini gözlemleme gücünü daha etkileyici bulabilir. Başka biri Dostoyevski’nin psikolojik derinliğini tercih edebilir. Jane Austen, Virginia Woolf, Gabriel García Márquez, James Joyce, Toni Morrison veya Murasaki Shikibu gibi isimleri öne çıkaran okurlar için de güçlü gerekçeler bulunabilir.

Dolayısıyla “en iyi yabancı yazar” sorusunun bilimsel olarak tek bir doğru cevabı yok. Fakat hangi yazarların neden olağanüstü kabul edildiğini kanıtlarla tartışabiliriz.

Benim açımdan bu tartışmayı yürütmenin en sağlıklı yolu üç ölçütü birlikte düşünmek: edebî yenilik, insan deneyimini anlatma gücü ve uzun vadeli etki.

Shakespeare Neden Hâlâ Bu Tartışmanın İçinde?

William Shakespeare söz konusu olduğunda tartışma yalnızca birkaç ünlü oyundan ibaret değil.

Shakespeare’in etkisi tiyatrodan edebiyata, sinemadan felsefeye ve İngilizceye kadar uzanıyor. Kaynaklarda Shakespeare’in karakter, olay örgüsü, dil ve tür konusundaki yenilikleriyle Avrupa tiyatrosunun imkânlarını genişlettiği; eserlerinin sonraki yazarlar üzerinde uzun süreli etkiler oluşturduğu belirtiliyor.

Daha da ilginç olan, Shakespeare’in eserlerinin yalnızca akademik çevrelerde yaşamaması. Hamlet ve Romeo ve Juliet gibi eserler farklı ülkelerde tekrar tekrar sahneleniyor, sinemaya uyarlanıyor ve yeni yorumlarla yeniden üretiliyor.

BBC’nin kültür projesinde dünyanın farklı bölgelerinden akademisyen, yazar ve eleştirmenlerin oluşturduğu “dünyayı şekillendiren 100 hikâye” seçkisinde Shakespeare’in Hamlet’i 8., Romeo ve Juliet’i 13. sırada yer almıştı. Bu sıralama “en iyi yazar” ölçümü değildir; ancak Shakespeare’in farklı kültürlerden uzmanlar arasında kalıcı bir referans noktası olduğunu göstermesi açısından ilginçtir.

Ama Shakespeare’i seçmenin bir sorunu var: “Yazar” derken yalnızca roman yazanları mı kastediyoruz? Eğer roman şartı koyarsak Shakespeare otomatik olarak dışarıda kalır. Bu bile “en iyi yabancı yazar” sorusunun aslında ölçüt bağımlı olduğunu gösteriyor.

Tolstoy’un Gücü: Tek Bir İnsan Değil, Bir Toplum Kurabilmek

Lev Tolstoy için farklı bir argüman kurulabilir.

Savaş ve Barış, sadece karakterlerin yaşadığı bir hikâye değildir. Savaş, aile, sınıf, tarih, siyaset, gündelik yaşam ve bireysel seçimleri aynı büyük anlatı içinde buluşturur.

Cambridge University Press tarafından yayımlanan The Cambridge Companion to Tolstoy içindeki değerlendirmede, Savaş ve Barışın gerçekçilik açısından kazandığı ünün çok uzun zamandır var olduğu ve eserin geniş kapsamının temel özelliklerinden biri olduğu belirtiliyor.

Penguin Random House da romanı Napolyon Savaşları üzerine epik bir anlatı olmanın yanında felsefi bir çalışma ve Rus toplumuna ilişkin geniş bir tasvir olarak tanımlıyor.

Tolstoy’u güçlü kılan şeylerden biri burada ortaya çıkıyor: Büyük tarihsel olaylarla sıradan insanların hayatını birbirinden ayırmıyor.

Bir savaş kararının arkasında hükümdarlar ve generaller olabilir; fakat romanın dünyasında o kararın etkisini aileler, âşıklar, askerler ve gündelik hayatı değişen insanlar da taşıyor.

Bu nedenle Tolstoy’u savunan bir okur, “en iyi” kavramını toplumsal ve tarihsel kapsam üzerinden tanımlayabilir.

Dostoyevski: Edebiyatı İnsan Zihninin İçine Taşımak

Dostoyevski’ye gelince kriter değişiyor.

Burada mesele büyük tarihsel panorama değil, insanın kendi zihniyle çatışması.

Suç ve Ceza bunun çok güçlü bir örneği. Romanın merkezinde cinayet işleyen Raskolnikov bulunuyor; fakat hikâyenin asıl ağırlığı suçun kendisinden ziyade suçun insanın düşüncelerini, ilişkilerini ve vicdanını nasıl dönüştürdüğü üzerine kuruluyor.

Oxford University Press’in Dostoyevski üzerine değerlendirmesinde Suç ve Ceza’nın zamanla dünya edebiyatındaki büyük eserlerden biri hâline gelmesinde Dostoyevski’nin entelektüel, edebî ve kişisel koşullarının birlikte rol oynadığı vurgulanıyor.

Cambridge University Press de Dostoyevski’nin en etkili eserlerinin ortaya çıktığı dönemin Rusya’daki ceza sistemi ve toplumsal değişimlerle çakıştığına dikkat çekiyor.

Bu nedenle Dostoyevski yalnızca psikolojik roman yazarı olarak okunmamalı. Hukuk, ahlak, suç, yoksulluk, din, özgür irade ve toplum gibi alanlarla da bağlantı kuruyor.