Dokuzuncu Hariciye Koğuşu türü nedir ?

Berk

New member
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Türü Nedir? Farklı Kültürler ve Toplumlar Açısından Kapsamlı Bir İnceleme

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Türü Nedir? İlk Bakışta Göründüğünden Çok Daha Fazlası

Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşunu ilk kez eline alan birinin aklına doğal olarak şu soru gelebilir: Bu kitap yalnızca hastalık ve hastane hayatını anlatan bir roman mı, yoksa insanın iç dünyasına çok daha derinden mi bakıyor? Bence eserin kalıcılığını sağlayan temel nokta tam da burada ortaya çıkıyor. Çünkü roman, dışarıdan bakıldığında genç bir insanın ağır bir hastalıkla mücadelesini anlatırken, içeriden bakıldığında korku, yalnızlık, aşk, kıskançlık, utanç, umut, toplumsal beklenti ve olgunlaşma gibi evrensel meseleleri işliyor.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu esas olarak psikolojik roman türündedir. Bunun yanında otobiyografik özellikler taşıyan, yer yer oluşum romanı (Bildungsroman) niteliği gösteren ve bedensel hastalık üzerinden bireyin ruhsal dönüşümünü ele alan bir eserdir. TDV İslâm Ansiklopedisi de romanı açık biçimde psikolojik roman olarak değerlendirirken, eserin büyük ölçüde Peyami Safa’nın çocukluk ve ilk gençlik dönemlerindeki hastalık deneyimlerinden izler taşıdığını belirtir.

Burada önemli olan, “tür” meselesini tek bir etikete indirgememek. Çünkü iyi romanlar çoğu zaman birden fazla edebî özelliği aynı anda taşır. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu da bunun oldukça güçlü bir örneğidir.

Romanın Temel Konusu: Hastalık mı, İnsan Psikolojisi mi?

Romanın isimsiz genç anlatıcısı ciddi bir kemik hastalığıyla mücadele eder. Hastalığın ilerlemesi, ameliyat ihtimali ve bacağını kaybetme korkusu onun hayatının merkezine yerleşir. Fakat Safa’nın asıl ilgisi hastalığın tıbbi ayrıntılarından çok, bu durumun genç insanın zihninde ve duygularında meydana getirdiği değişimdir.

Dolayısıyla hastane yalnızca olayların geçtiği bir mekân değildir. Aynı zamanda kahramanın kendi bedeniyle, geleceğiyle ve çevresindeki insanlarla hesaplaştığı bir psikolojik alana dönüşür.

Akademik çalışmalarda da romanın bireyin ruh hâlini ayrıntılı biçimde tahlil ettiği ve olayların insan üzerindeki psikolojik etkilerini merkeze aldığı vurgulanmaktadır.

Burada bence romanın en güçlü taraflarından biri ortaya çıkıyor: İnsan sağlığını kaybetme ihtimaliyle karşılaştığında yalnızca “Hasta olacağım” diye düşünmez. “Ben bundan sonra kim olacağım?”, “İnsanlar bana nasıl bakacak?”, “Sevdiğim kişi beni eskisi gibi görecek mi?”, “Hayallerim devam edecek mi?” gibi sorular da ortaya çıkar.

Bu soruların hiçbiri yalnızca 1930'ların İstanbul'una ait değildir.

Bugün farklı bir ülkede yaşayan genç bir insan ciddi bir hastalıkla karşılaştığında aynı korkuların tamamını yaşamasa bile benzer psikolojik sorularla karşılaşabilir. Beden, kimlik ve toplum arasındaki ilişki kültürden kültüre değişse de tamamen ortadan kalkmaz.

Neden Psikolojik Roman Olarak Kabul Ediliyor?

Psikolojik romanın temel özelliklerinden biri, olayların kendisinden ziyade karakterlerin iç dünyasına ağırlık vermesidir. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu tam olarak bunu yapar.

Kahramanın korkuları, iç çatışmaları, kıskançlıkları, umutları ve kendisiyle yaptığı hesaplaşmalar romanın merkezindedir. Dışarıdaki olaylar çoğu zaman bu iç dünyanın anlaşılması için bir araç hâline gelir.

Özellikle bilinç akışı ve yoğun psikolojik çözümlemeler, romanın türünü belirleyen önemli unsurlardandır. TDV'nin roman maddesinde eserin başarılı psikolojik tahlilleriyle Türk romanında önemli bir aşama oluşturduğu belirtilir.

DergiPark'ta yayımlanan bir araştırma da eserde bilinçaltı, psikolojik çözümleme ve serbest çağrışım gibi unsurların önemine dikkat çekmektedir.

Bu nedenle kitabı sadece “hastalık romanı” şeklinde tanımlamak eksik kalır. Hastalık, romanın görünen yüzüdür; asıl anlatılan ise hastalık karşısında insanın kendisini nasıl yeniden anlamlandırdığıdır.

Otobiyografik Özellikler: Peyami Safa Kendi Hayatını mı Anlatıyor?

Bu soru romanın türünü anlamak açısından oldukça önemli. Çünkü Dokuzuncu Hariciye Koğuşunda yazarın kendi yaşamından güçlü izler bulunur.

Peyami Safa çocukluk ve gençlik yıllarında ciddi sağlık sorunları yaşamış bir yazardır. Akademik bir çalışmada, romanın isimsiz kahramanının yaşadığı hastalık ile Safa’nın kendi hastalık deneyimi arasındaki paralelliğe ayrıntılı biçimde değinilir.

Ancak “otobiyografik” demek, romandaki her olayın birebir yaşanmış olduğunu düşünmek anlamına gelmez. Roman, gerçek yaşam deneyiminin edebî biçimde dönüştürülmüş hâlidir.

Bu ayrım bence çok önemli. Bir yazar acısını doğrudan günlük gibi aktardığında ortaya başka bir metin çıkar. Safa ise kişisel deneyimini edebiyatın araçlarıyla dönüştürerek evrensel bir insanlık meselesine taşır.

Bu nedenle Dokuzuncu Hariciye Koğuşu hem kişisel hem evrenseldir.

Türk Toplumu Açısından Romanın Anlamı

Romanın 1930 yılında yayımlanmış olması tesadüfi bir ayrıntı değildir. Türkiye, Cumhuriyet'in ilk yıllarında toplumsal, kültürel ve siyasal açıdan büyük dönüşümler yaşamaktadır. Geleneksel toplum yapısı ile modernleşme arzusu arasında yeni gerilimler oluşmaktadır.

Peyami Safa’nın sonraki romanlarında Doğu-Batı, gelenek-modernlik ve kültürel değişim meseleleri daha görünür biçimde ele alınacaktır. Örneğin Fatih-Harbiye, geleneksel ve Batılı yaşam biçimleri arasındaki karşıtlığı doğrudan merkezine alır.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ise daha çok bireyin içine yönelir. Bu açıdan roman, büyük toplumsal değişimlerin ortasında bireyin kendi küçük dünyasında yaşadığı krizleri görmemizi sağlar.

İstanbul burada yalnızca bir şehir değildir. Hastane, ev, sokak ve insanlar arasındaki ilişkiler, kahramanın kendisini toplum içinde nasıl konumlandırdığını belirler.

Bir başka deyişle, roman bize şunu düşündürür: Toplum değişirken bireyin psikolojisi gerçekten bundan bağımsız kalabilir mi?

Farklı Kültürlerde Benzer Bir Tema: Hastalık ve Kimlik

Romanın evrensel tarafı en çok burada görülüyor. Bedensel hastalık ve bunun bireyin psikolojisine etkisi yalnızca Türk edebiyatında işlenmiş bir konu değildir.

Örneğin W. Somerset Maugham’ın Of Human Bondage (İnsanın Esareti) adlı romanındaki Philip Carey de bedensel bir sorunla mücadele eder. Akademik bir karşılaştırmada iki romanın kahramanları üzerinden fiziksel problemler, psikolojik acılar ve gençlikten olgunluğa geçiş süreçleri birlikte incelenmiştir. Araştırmaya göre her iki eser de bedensel sorunları karakterlerin iç dünyası ve kişilik gelişimiyle ilişkilendirir.

Bu karşılaştırma bize kültürler arasındaki ilginç bir ortaklığı gösteriyor. Türkiye'deki genç kahraman ile İngiliz edebiyatındaki Philip Carey farklı toplumsal çevrelerde yaşar. Fakat bedenlerinden kaynaklanan güvensizlik, gelecek kaygısı ve toplum tarafından nasıl algılanacakları konusundaki endişeleri arasında dikkat çekici benzerlikler vardır.

Bu durum edebiyatın neden kültürler arası bir iletişim aracı olduğunu da açıklıyor.

Bir Japon, Türk, İngiliz veya Kazak okur aynı romanı aynı biçimde yorumlamayabilir. Ancak fiziksel acı, dışlanma korkusu, sevgi ihtiyacı ve kabul edilme arzusu gibi duygular ortak bir insani zeminde buluşabilir.

Kazak Edebiyatıyla Karşılaştırma: Acıdan Umuda

İlginç bir başka karşılaştırma Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ile Kazak yazar Nemat Kelimbetov’un Ümit romanı arasında yapılmıştır. Akademik araştırmada iki eserin aynı kültür dairesi içinde, bedensel sorunlar ve insanın yaşam mücadelesi açısından karşılaştırılabileceği gösterilir. Çalışma, her iki eserdeki yapısal ortaklıklara ve farklılıklara odaklanmaktadır.

Burada “aynı kültür” ifadesini de dikkatli değerlendirmek gerekir. Türk ve Kazak toplumları arasında tarihsel ve kültürel yakınlıklar bulunmasına rağmen iki toplumun modernleşme deneyimleri, tarihsel koşulları ve edebî gelenekleri birbirinin aynısı değildir.

Dolayısıyla benzer bir hastalık temasının iki romanda ortaya çıkması, kültürlerin tamamen aynı olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, aynı insanî problemin farklı kültürel koşullarda nasıl başka anlamlar kazandığını gösterir.

Erkeklik, Başarı ve Hastalık Karşısında Kimlik

Romanı toplumsal cinsiyet açısından okuduğumuzda da ilginç bir alan açılıyor. Erkek karakterin yaşadığı kriz, yalnızca hastalık korkusu değildir; aynı zamanda gençlik, güç, gelecek ve kendini kanıtlama duygusuyla bağlantılıdır.

Burada erkeklerin bireysel başarıya, bağımsızlığa ve kendi ayakları üzerinde durmaya daha fazla yönlendirilebildiği toplumsal modelleri düşünmek mümkün. Fakat bunu “erkekler böyledir” şeklinde kesin bir biyolojik özellik gibi yorumlamak doğru olmaz.

Toplumların erkek çocuklarından beklediği davranışlar önemlidir. “Güçlü ol”, “başarılı ol”, “kendi sorununu kendin çöz” gibi mesajlar, hastalık veya fiziksel yetersizlik deneyimini erkekler açısından daha ağır bir kimlik krizine dönüştürebilir.

Romanın genç kahramanında da bedensel sorun yalnızca sağlık problemi değildir. Geleceğe, özgüvene ve başkalarının gözündeki konumuna ilişkin endişelerle birleşir.

Fakat burada kadınları bunun tam karşıtı bir kategoriye yerleştirmek de yanlış olur.

Kadınların toplumsal ilişkilere, aile bağlarına ve kültürel çevrenin etkilerine daha fazla önem verdiği bazı toplumsal modeller vardır; ancak bu durum bütün kadınları açıklayan değişmez bir kural değildir. Aynı şekilde birçok erkek için aile, sevgi ve sosyal kabul bireysel başarı kadar hatta ondan daha önemli olabilir.