Akıl Türleri Nelerdir? İnsan Zekâsını Kültürler ve Toplumlar Açısından Anlamak
Bir süredir “Akıllı insan kimdir?” sorusu üzerine düşünürken fark ettiğim şey şu oldu: Bu sorunun cevabı, sandığımız kadar basit değil. Okulda matematik sorularını hızlı çözen birine zeki diyoruz; ama insan ilişkilerinde sürekli doğru hamleyi yapan, kriz anında sakin kalan, yeni bir fikir geliştiren ya da farklı bir kültüre girip oradaki insanlarla uyum sağlayabilen kişiyi hangi kategoriye koyacağız?
Belki de “akıl” dediğimiz şey tek bir özellikten ibaret değil. Hatta farklı toplumlara baktığımızda, hangi davranışların “zekâ” veya “akıllılık” olarak görüldüğünün bile kültürden kültüre değişebildiğini görüyoruz.
Bu nedenle konuyu yalnızca IQ üzerinden değerlendirmek bana oldukça dar geliyor. Howard Gardner’ın çoklu zekâ yaklaşımı, Robert Sternberg’in analitik-yaratıcı-pratik zekâ ayrımı ve kültürlerarası psikoloji araştırmaları, insan zihninin çok daha geniş bir çerçevede ele alınabileceğini gösteriyor. pz.harvard.edu+1
Akıl Tek Bir Şey mi, Yoksa Birçok Farklı Yetenek mi?
Geleneksel psikolojide zekâ çoğunlukla genel bilişsel yetenekler ve bunların ölçümleri üzerinden ele alınır. IQ testleri de bu anlayışın en bilinen araçlarından biridir. Fakat özellikle eğitim ve gelişim psikolojisi alanında, insanın güçlü olduğu alanların birbirinden farklı olabileceğini savunan yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.
Howard Gardner’ın Harvard Project Zero tarafından aktarılan çoklu zekâ kuramında dilsel, mantıksal-matematiksel, mekânsal, müziksel, bedensel-kinestetik, kişilerarası, içsel ve doğacı zekâ gibi alanlardan söz edilir. Bu yaklaşım, bir kişinin bir alandaki güçlü yönünün başka bir alandaki performansını otomatik olarak belirlemediğini savunur. pz.harvard.edu+1
Burada önemli bir ayrıntı var: Gardner’ın yaklaşımı eğitim dünyasında oldukça etkili olsa da psikolojide zekânın bilimsel ölçümü konusunda herkes tarafından kabul edilen tek model değildir. Dolayısıyla “insanda kesin olarak sekiz farklı zekâ vardır” demek yerine, bu yaklaşımı insan yeteneklerini farklı açılardan düşünmemizi sağlayan etkili bir teorik çerçeve olarak görmek daha sağlıklı olur.
Sternberg ise zekâyı analitik, yaratıcı ve pratik boyutlarla ele almış; daha sonraki çalışmalarında bilgeliği de problem çözme çerçevesine eklemiştir. Buna göre yalnızca doğru cevabı bulmak değil, yeni bir çözüm üretmek, çözümü gerçek hayatta uygulamak ve bunun sonuçlarını daha geniş bir ortak iyilik açısından değerlendirmek de önemlidir. PubMed Central (PMC)+1
Bence burada asıl ilginç soru şu:
Bir insan sınavlarda çok başarılı olduğu hâlde gerçek hayattaki problemleri çözemiyorsa ona “çok zeki” demek yeterli midir?
Analitik, Yaratıcı ve Pratik Akıl
Analitik akıl, bilgileri karşılaştırma, neden-sonuç ilişkileri kurma, mantıksal çıkarımlar yapma ve bir problemi sistematik biçimde çözme kapasitesini ifade eder. Matematik, mühendislik, akademik araştırma ve veri analizi gibi alanlarda bu tür düşünme özellikle görünür hâle gelir.
Yaratıcı akıl ise daha önce bir araya getirilmemiş fikirleri bir araya getirme, alışılmış kalıpların dışına çıkma ve yeni çözümler geliştirme kapasitesiyle ilişkilidir. Bir sanatçının eser üretmesi kadar, bir girişimcinin daha önce denenmemiş bir iş modeli geliştirmesi de yaratıcı düşüncenin örneği olabilir.
Pratik akıl ise bilgiyi gerçek hayat koşullarında kullanabilmekle ilgilidir. İnsanların bazen “hayat tecrübesi” dediği şeyin bir bölümü buna karşılık gelebilir. Bir kişinin teorik olarak çok bilgili olması, iş yerindeki bir çatışmayı yönetebileceği veya beklenmedik bir krizde doğru karar vereceği anlamına gelmez.
Sternberg'in daha yeni çerçevesinde yaratıcı, analitik, pratik ve bilgelik temelli yaklaşımların birlikte çalışabileceği vurgulanıyor. Buradaki fikir önemli: Gerçek hayattaki karmaşık problemlerin çoğu tek bir akıl biçimiyle çözülemiyor. PubMed+1
Örneğin deprem sonrasında bir şehrin yeniden yapılandırılmasını düşünelim. Mühendislik bilgisi analitik düşünmeyi gerektirir. Yeni yapı modelleri yaratıcı düşünmeyi gerektirebilir. Sahadaki bütçe, insan kaynağı ve zaman sorunlarını yönetmek pratik zekâ ister. Yapılacak tercihlerden kimin yararlanacağını ve toplumun uzun vadeli çıkarlarını değerlendirmek ise etik ve bilgelik boyutunu gündeme getirir.
Kültür Değişince “Akıllı Davranış” da Değişiyor
Bence konunun en ilginç taraflarından biri burada başlıyor. Bir toplumun zeki kabul ettiği davranışlar, başka bir toplumda aynı şekilde değerlendirilmeyebilir.
Bireycilik ve toplulukçuluk üzerine yapılan kültürlerarası araştırmalar, insanların kendilerini bağımsız bireyler olarak mı yoksa ilişkiler ağı içinde mi tanımladıklarının kültürler arasında farklılaşabildiğini gösteriyor. Avustralya, ABD, Hawaii, Japonya ve Kore'yi karşılaştıran bir araştırmada kültürel farklılıkların önemli ölçüde bağımsızlık ve ilişkisellik boyutları üzerinden açıklanabildiği görülmüştür. Aynı araştırma, kültür farklarının yalnızca kadın-erkek farklarına indirgenemeyeceğine de dikkat çekmektedir. PubMed
Bu ayrım günlük hayatta da görülebilir.
Daha bireyci kültürel ortamlarda kişinin kendi hedeflerini belirlemesi, bağımsız karar vermesi, kendini gerçekleştirmesi ve kişisel başarısı daha fazla öne çıkabilir. Daha toplulukçu kültürel ortamlarda ise aileye, gruba, toplumsal uyuma ve karşılıklı sorumluluklara verilen önem daha görünür olabilir.
Fakat burada “Batı bireycidir, Doğu toplulukçudur” gibi keskin bir çizgi çekmek doğru olmaz. Çin üzerine yapılan araştırmalar bile Çin'in Kanada ve Hindistan arasında, farklı ilişki alanlarında değişen bir konumda bulunabileceğini gösteriyor. Yani kültürler sabit kutular değildir. PubMed
Türkiye de bu açıdan oldukça ilginç bir örnek. Modern eğitim, küresel çalışma kültürü, sosyal medya ve bireysel kariyer hedefleri bir yandan kişisel başarı fikrini güçlendirirken; aile, akrabalık, mahalle, arkadaşlık ve sosyal dayanışma gibi ilişkisel değerler de yaşamın önemli parçaları olmaya devam ediyor.
Bu nedenle Türkiye'de “akıllı insan” tanımı bazen hem üniversite sınavında başarılı olmayı hem de “insan idare etmeyi bilmek”, “ortama göre davranmak” veya “büyüklerle nasıl konuşacağını bilmek” gibi sosyal becerileri içerebiliyor.
Erkekler Başarıya, Kadınlar İlişkilere mi Odaklanıyor?
Burada özellikle dikkatli olmak gerekiyor. “Erkekler bireysel başarıya, kadınlar ilişkilere önem verir” şeklindeki cümle tek başına söylendiğinde kolayca klişeye dönüşebilir.
Bazı psikolojik araştırmalar kadınların ortalama olarak daha ilişkisel ve toplulukçu benlik tanımlarını ifade edebildiğine, erkeklerin ise daha bağımsız benlik tanımlarına yönelebildiğine ilişkin bulgular ortaya koymuştur. Örneğin ABD'deki bir araştırmada kadınların kendilerini tanımlarken kolektif ve ilişkisel ifadeleri erkeklerden daha fazla kullandığı bulunmuştur. PubMed
Fakat aynı zamanda kültürün etkisi son derece önemlidir. Beş kültürü karşılaştıran araştırmada kültürler arasındaki farkların cinsiyet farklarından ayrı değerlendirilmesi gerektiği görülüyor. PubMed
Dolayısıyla benim bu araştırmalardan çıkardığım daha dengeli yorum şu: Bazı toplumlarda erkek çocuklarının rekabet, bağımsızlık ve bireysel başarı yönünde; kız çocuklarının ise bakım, ilişki ve sosyal uyum yönünde daha fazla sosyalleştirilmesi mümkündür. Fakat bu, erkeklerin ilişki zekâsından yoksun, kadınların da başarı odaklı olmadığı anlamına gelmez.
Bir kadın şirket kurup agresif biçimde büyümeyi hedefleyebilir. Bir erkek ailesi ve arkadaş çevresiyle ilişkilerini hayatının merkezine koyabilir. Hatta aynı kişi yaşamının farklı dönemlerinde farklı önceliklere sahip olabilir.
Üstelik toplumsal beklentiler değiştikçe davranış kalıpları da değişebilir. Bu yüzden cinsiyet üzerinden kesin “akıl türleri” oluşturmak yerine, biyolojik cinsiyet ile kültürel öğrenme, sosyal beklentiler ve bireysel kişilik arasındaki etkileşimi konuşmak daha anlamlıdır.
Japonya, ABD, Çin ve Hindistan Bize Ne Söylüyor?
Japonya üzerinden bakıldığında grup uyumu, sosyal sorumluluk ve karşılıklı bağımlılık gibi unsurların gündelik davranışlarda önemli olabildiği görülür. ABD gibi daha bireyci eğilimlerin güçlü olduğu bir toplumda ise kişinin kendi hedeflerini belirlemesi ve bireysel tercihlerini ifade etmesi daha fazla teşvik edilebilir.
Çin örneği ise bu ikili ayrımın ne kadar sınırlı olduğunu gösteriyor. Araştırmalar Çin'deki insanların bazı ilişki alanlarında yüksek düzeyde karşılıklı bağımlılık gösterirken, bazı alanlarda daha bağımsız bir benlik algısına sahip olabildiğini ortaya koyuyor. PubMed
Hindistan'da aile ve topluluk ilişkilerinin gündelik yaşam üzerindeki ağırlığı, “akıl” kavramını yalnızca bireysel problem çözme kapasitesi üzerinden değerlendirmenin eksik kalabileceğini düşündürüyor.
Brezilya üzerine yapılan çalışmaların aktarıldığı araştırmalarda da gündelik matematik becerileri ile okulda öğretilen matematik arasında ayrışmalar bulunmuştur. Yani bir kişi gerçek yaşamda para hesabı veya alışveriş hesabı yapmada oldukça başarılı olabilirken standart akademik testlerde aynı performansı göstermeyebilir. ScienceDirect
Bu örnek bana önemli bir şeyi hatırlatıyor: Testin kendisi de bir kültürel ortamın ürünüdür.
Bir toplum hangi bilgiye değer veriyorsa eğitim sistemi de zamanla o bilgi biçimini ödüllendirebilir.
Kültürel Zekâ: Küreselleşen Dünyanın Yeni Akıl Türü
Günümüzde ayrıca “kültürel zekâ” kavramı giderek önem kazanıyor. Kültürel zekâ, farklı kültürel ortamlarda etkili biçimde uyum sağlayabilme kapasitesi olarak tanımlanıyor ve metabilişsel, bilişsel, motivasyonel ve davranışsal boyutları bulunuyor. ScienceDirect
Örneğin Türkiye'den Almanya'ya taşınan bir mühendisin teknik bilgisi çok yüksek olabilir. Fakat toplantılardaki iletişim biçimini, zaman algısını, hiyerarşi anlayışını ve geri bildirim kültürünü anlamakta zorlanıyorsa teknik kapasitesini tam olarak kullanamayabilir.
Aynı şekilde Almanya'dan Türkiye'ye gelen bir yöneticinin doğrudan ve açık iletişim tarzı kendi kültürel çevresinde normal olabilirken başka bir sosyal ortamda daha farklı yorumlanabilir.
Burada “hangi kültür doğru?” sorusundan ziyade “hangi bağlamda hangi davranış işe yarıyor?” sorusu daha verimli görünüyor.
Küreselleşme bu nedenle akıl türlerinin birbirine yaklaşmasına da yol açıyor. İnternet, göç, uluslararası şirketler, üniversiteler ve çok kültürlü çalışma ortamları insanları farklı düşünme biçimleriyle sürekli karşılaştırıyor. UNESCO da günümüzde eğitimde kültürel çeşitlilik, eleştirel düşünme, yaratıcılık, aidiyet ve kültürlerarası anlayışın önemini özellikle vurguluyor. UNESCO+1
Yerel Kültür ile Küresel Kültür Arasında Kalan Akıl
Bugünün insanı aslında tek bir kültürel çevrede yaşamıyor. Sabah ailesiyle geleneksel bir ilişki biçimi içinde konuşup öğleden sonra uluslararası bir şirkette çalışabiliyor. Akşam ise dünyanın başka bir ülkesinden insanların ürettiği içerikleri tüketebiliyor.
Bu durum yeni bir zihinsel esneklik gerektiriyor.
Bir yandan yerel değerleri anlamak, diğer yandan farklı toplumların düşünce biçimlerine açık olmak gerekiyor. UNESCO'nun eğitim yaklaşımında da yerel miras, geleneksel bilgi ve dillerin korunması ile küresel vatandaşlık ve kültürlerarası anlayışın birlikte ele alınması gerektiği vurgulanıyor. UNESCO+1
Bana göre burada ortaya çıkan yeni akıl biçimi “bağlamsal akıl” olarak düşünülebilir: İnsan, kendi doğrularının her yerde aynı şekilde çalışmayabileceğini fark eder ve içinde bulunduğu bağlama göre düşünme biçimini yeniden ayarlayabilir.
Bu, değerlerinden vazgeçmek anlamına gelmez. Tam tersine, kendi bakış açısının sınırlarını bilmek anlamına gelir.
Toplumsal ve Kolektif Akıl da Hesaba Katılmalı
Akıl yalnızca bireyin kafasının içinde gerçekleşen bir süreç değildir. Bir ekip, topluluk veya toplum da bilgiyi paylaşarak bireyin tek başına sahip olamayacağı bir çözüm üretebilir.
Bir hastanede doktorun tıbbi bilgisi, hemşirenin saha deneyimi, teknisyenin pratik bilgisi ve hastanın kendi deneyimi birleştiğinde ortaya tek bir kişinin sahip olamayacağı bir bilgi bütünü çıkar.
Benzer şekilde geleneksel toplumlarda kuşaktan kuşağa aktarılan tarım bilgisi, hava koşullarını gözlemleme yöntemleri, bitkilerin kullanımı veya zanaat becerileri modern okul sistemlerinde ölçülmeyebilir. Bu onları otomatik olarak değersiz yapmaz.
UNESCO da eğitimde yalnızca standart bilgi biçimlerinin değil, yerel ve yerli bilgi sistemlerinin, dillerin ve geleneksel uygulamaların da dikkate alınmasını savunuyor. UNESCO
Burada yine kritik bir ayrım var: Her geleneksel bilgi doğru değildir. Geleneksel olması tek başına bilimsel doğruluk garantisi vermez. Fakat bir bilgi biçimini sırf standart sınavlarda ölçülmediği için “akılsızlık” olarak görmek de aynı ölçüde hatalı olabilir.
Peki En Değerli Akıl Türü Hangisi?
Bu soruya tek bir cevap vermek bana doğru gelmiyor.
Matematiksel bir problemde analitik akıl öne çıkabilir. Bir sanat eserinde yaratıcı akıl önem kazanabilir. Kriz anında pratik düşünme belirleyici olabilir. İnsan ilişkilerinde kişilerarası beceriler öne çıkabilir. Farklı toplumlar arasında çalışan bir insan için kültürel zekâ kritik hâle gelebilir.
Daha da önemlisi, gerçek hayatta bu yetenekler birbirinden tamamen ayrı çalışmaz.
İyi bir liderin yalnızca analitik olması yetmez. İnsanları anlayabilmesi, yeni fikir üretebilmesi, kararlarını uygulayabilmesi ve kararlarının sonuçlarını değerlendirebilmesi gerekir. Aynı şekilde iyi bir bilim insanının yalnızca bilgi sahibi olması değil, doğru soruyu sorabilmesi ve gerektiğinde alışılmış düşünme kalıplarını sorgulayabilmesi gerekir.
Sternberg'in yaklaşımında da farklı bilişsel yaklaşımların problem ve çevreyle etkileşim içinde olduğu vurgulanıyor. PubMed Central (PMC)
Sonuç: Akıl Bir Puan Değil, Bir Profil Olabilir
“Kaç IQ'n var?” sorusu insan zihnini anlamanın yalnızca küçük bir bölümünü yakalayabilir.
Asıl mesele belki de şu sorular:
Bir problemi nasıl çözüyoruz?
Bilmediğimiz bir kültürle karşılaştığımızda ne yapıyoruz?
Yeni bir fikir ortaya çıktığında onu değerlendirebiliyor muyuz?
İnsanlarla anlaşmazlık yaşadığımızda yalnızca kendimizi mi savunuyoruz, yoksa karşı tarafın bakış açısını da anlamaya çalışıyor muyuz?
Kişisel başarı ile toplumsal sorumluluk arasında nasıl bir denge kuruyoruz?
Ve belki en önemlisi: Kendi akıl biçimimizin sınırlarını fark edebiliyor muyuz?
Farklı kültürleri inceledikçe benim vardığım temel düşünce şu: İnsan zekâsını yalnızca bireysel başarıyla ölçmek de yalnızca ilişki kurma becerisiyle değerlendirmek de eksik kalıyor. Erkekleri “başarı”, kadınları “ilişki” kategorisine yerleştirmek de aynı nedenle yetersiz. Araştırmalar bazı ortalama cinsiyet farklılıklarına işaret etse bile kültür, eğitim, sosyal roller ve bireysel farklılıklar tabloyu ciddi biçimde değiştiriyor. PubMed+1
Belki de çağımızın ihtiyaç duyduğu insan; analitik düşünebilen, yaratıcı olabilen, gerçek hayatta çözüm üretebilen, ilişkileri okuyabilen, farklı kültürlere uyum sağlayabilen ve bütün bunları ortak yaşamın sonuçlarını düşünerek kullanabilen insandır.
O zaman “Kim daha zeki?” sorusundan biraz uzaklaşıp “Hangi durumda hangi akıl biçimine ihtiyacımız var?” diye sormak çok daha ilginç hâle geliyor.
Sizce bir insanı gerçekten “akıllı” yapan şey nedir: çok şey bilmesi mi, doğru karar vermesi mi, insanları anlaması mı, değişen koşullara uyum sağlaması mı, yoksa bütün bunları aynı anda yapabilmesi mi?
Kaynak notu: Bu yazıdaki kültürlerarası ve toplumsal değerlendirmelerde Harvard Project Zero, UNESCO ve PubMed/akademik literatürde yer alan araştırmalardan yararlanılmıştır. Özellikle Gardner'ın çoklu zekâ yaklaşımının teorik bir model olduğu, Sternberg'in zekâ yaklaşımlarının ise psikoloji literatüründe tartışılmış alternatif çerçeveler sunduğu göz önünde bulundurulmalıdır. pz.harvard.edu+2PubMed Central (PMC)+2
Bir süredir “Akıllı insan kimdir?” sorusu üzerine düşünürken fark ettiğim şey şu oldu: Bu sorunun cevabı, sandığımız kadar basit değil. Okulda matematik sorularını hızlı çözen birine zeki diyoruz; ama insan ilişkilerinde sürekli doğru hamleyi yapan, kriz anında sakin kalan, yeni bir fikir geliştiren ya da farklı bir kültüre girip oradaki insanlarla uyum sağlayabilen kişiyi hangi kategoriye koyacağız?
Belki de “akıl” dediğimiz şey tek bir özellikten ibaret değil. Hatta farklı toplumlara baktığımızda, hangi davranışların “zekâ” veya “akıllılık” olarak görüldüğünün bile kültürden kültüre değişebildiğini görüyoruz.
Bu nedenle konuyu yalnızca IQ üzerinden değerlendirmek bana oldukça dar geliyor. Howard Gardner’ın çoklu zekâ yaklaşımı, Robert Sternberg’in analitik-yaratıcı-pratik zekâ ayrımı ve kültürlerarası psikoloji araştırmaları, insan zihninin çok daha geniş bir çerçevede ele alınabileceğini gösteriyor. pz.harvard.edu+1
Akıl Tek Bir Şey mi, Yoksa Birçok Farklı Yetenek mi?
Geleneksel psikolojide zekâ çoğunlukla genel bilişsel yetenekler ve bunların ölçümleri üzerinden ele alınır. IQ testleri de bu anlayışın en bilinen araçlarından biridir. Fakat özellikle eğitim ve gelişim psikolojisi alanında, insanın güçlü olduğu alanların birbirinden farklı olabileceğini savunan yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.
Howard Gardner’ın Harvard Project Zero tarafından aktarılan çoklu zekâ kuramında dilsel, mantıksal-matematiksel, mekânsal, müziksel, bedensel-kinestetik, kişilerarası, içsel ve doğacı zekâ gibi alanlardan söz edilir. Bu yaklaşım, bir kişinin bir alandaki güçlü yönünün başka bir alandaki performansını otomatik olarak belirlemediğini savunur. pz.harvard.edu+1
Burada önemli bir ayrıntı var: Gardner’ın yaklaşımı eğitim dünyasında oldukça etkili olsa da psikolojide zekânın bilimsel ölçümü konusunda herkes tarafından kabul edilen tek model değildir. Dolayısıyla “insanda kesin olarak sekiz farklı zekâ vardır” demek yerine, bu yaklaşımı insan yeteneklerini farklı açılardan düşünmemizi sağlayan etkili bir teorik çerçeve olarak görmek daha sağlıklı olur.
Sternberg ise zekâyı analitik, yaratıcı ve pratik boyutlarla ele almış; daha sonraki çalışmalarında bilgeliği de problem çözme çerçevesine eklemiştir. Buna göre yalnızca doğru cevabı bulmak değil, yeni bir çözüm üretmek, çözümü gerçek hayatta uygulamak ve bunun sonuçlarını daha geniş bir ortak iyilik açısından değerlendirmek de önemlidir. PubMed Central (PMC)+1
Bence burada asıl ilginç soru şu:
Bir insan sınavlarda çok başarılı olduğu hâlde gerçek hayattaki problemleri çözemiyorsa ona “çok zeki” demek yeterli midir?
Analitik, Yaratıcı ve Pratik Akıl
Analitik akıl, bilgileri karşılaştırma, neden-sonuç ilişkileri kurma, mantıksal çıkarımlar yapma ve bir problemi sistematik biçimde çözme kapasitesini ifade eder. Matematik, mühendislik, akademik araştırma ve veri analizi gibi alanlarda bu tür düşünme özellikle görünür hâle gelir.
Yaratıcı akıl ise daha önce bir araya getirilmemiş fikirleri bir araya getirme, alışılmış kalıpların dışına çıkma ve yeni çözümler geliştirme kapasitesiyle ilişkilidir. Bir sanatçının eser üretmesi kadar, bir girişimcinin daha önce denenmemiş bir iş modeli geliştirmesi de yaratıcı düşüncenin örneği olabilir.
Pratik akıl ise bilgiyi gerçek hayat koşullarında kullanabilmekle ilgilidir. İnsanların bazen “hayat tecrübesi” dediği şeyin bir bölümü buna karşılık gelebilir. Bir kişinin teorik olarak çok bilgili olması, iş yerindeki bir çatışmayı yönetebileceği veya beklenmedik bir krizde doğru karar vereceği anlamına gelmez.
Sternberg'in daha yeni çerçevesinde yaratıcı, analitik, pratik ve bilgelik temelli yaklaşımların birlikte çalışabileceği vurgulanıyor. Buradaki fikir önemli: Gerçek hayattaki karmaşık problemlerin çoğu tek bir akıl biçimiyle çözülemiyor. PubMed+1
Örneğin deprem sonrasında bir şehrin yeniden yapılandırılmasını düşünelim. Mühendislik bilgisi analitik düşünmeyi gerektirir. Yeni yapı modelleri yaratıcı düşünmeyi gerektirebilir. Sahadaki bütçe, insan kaynağı ve zaman sorunlarını yönetmek pratik zekâ ister. Yapılacak tercihlerden kimin yararlanacağını ve toplumun uzun vadeli çıkarlarını değerlendirmek ise etik ve bilgelik boyutunu gündeme getirir.
Kültür Değişince “Akıllı Davranış” da Değişiyor
Bence konunun en ilginç taraflarından biri burada başlıyor. Bir toplumun zeki kabul ettiği davranışlar, başka bir toplumda aynı şekilde değerlendirilmeyebilir.
Bireycilik ve toplulukçuluk üzerine yapılan kültürlerarası araştırmalar, insanların kendilerini bağımsız bireyler olarak mı yoksa ilişkiler ağı içinde mi tanımladıklarının kültürler arasında farklılaşabildiğini gösteriyor. Avustralya, ABD, Hawaii, Japonya ve Kore'yi karşılaştıran bir araştırmada kültürel farklılıkların önemli ölçüde bağımsızlık ve ilişkisellik boyutları üzerinden açıklanabildiği görülmüştür. Aynı araştırma, kültür farklarının yalnızca kadın-erkek farklarına indirgenemeyeceğine de dikkat çekmektedir. PubMed
Bu ayrım günlük hayatta da görülebilir.
Daha bireyci kültürel ortamlarda kişinin kendi hedeflerini belirlemesi, bağımsız karar vermesi, kendini gerçekleştirmesi ve kişisel başarısı daha fazla öne çıkabilir. Daha toplulukçu kültürel ortamlarda ise aileye, gruba, toplumsal uyuma ve karşılıklı sorumluluklara verilen önem daha görünür olabilir.
Fakat burada “Batı bireycidir, Doğu toplulukçudur” gibi keskin bir çizgi çekmek doğru olmaz. Çin üzerine yapılan araştırmalar bile Çin'in Kanada ve Hindistan arasında, farklı ilişki alanlarında değişen bir konumda bulunabileceğini gösteriyor. Yani kültürler sabit kutular değildir. PubMed
Türkiye de bu açıdan oldukça ilginç bir örnek. Modern eğitim, küresel çalışma kültürü, sosyal medya ve bireysel kariyer hedefleri bir yandan kişisel başarı fikrini güçlendirirken; aile, akrabalık, mahalle, arkadaşlık ve sosyal dayanışma gibi ilişkisel değerler de yaşamın önemli parçaları olmaya devam ediyor.
Bu nedenle Türkiye'de “akıllı insan” tanımı bazen hem üniversite sınavında başarılı olmayı hem de “insan idare etmeyi bilmek”, “ortama göre davranmak” veya “büyüklerle nasıl konuşacağını bilmek” gibi sosyal becerileri içerebiliyor.
Erkekler Başarıya, Kadınlar İlişkilere mi Odaklanıyor?
Burada özellikle dikkatli olmak gerekiyor. “Erkekler bireysel başarıya, kadınlar ilişkilere önem verir” şeklindeki cümle tek başına söylendiğinde kolayca klişeye dönüşebilir.
Bazı psikolojik araştırmalar kadınların ortalama olarak daha ilişkisel ve toplulukçu benlik tanımlarını ifade edebildiğine, erkeklerin ise daha bağımsız benlik tanımlarına yönelebildiğine ilişkin bulgular ortaya koymuştur. Örneğin ABD'deki bir araştırmada kadınların kendilerini tanımlarken kolektif ve ilişkisel ifadeleri erkeklerden daha fazla kullandığı bulunmuştur. PubMed
Fakat aynı zamanda kültürün etkisi son derece önemlidir. Beş kültürü karşılaştıran araştırmada kültürler arasındaki farkların cinsiyet farklarından ayrı değerlendirilmesi gerektiği görülüyor. PubMed
Dolayısıyla benim bu araştırmalardan çıkardığım daha dengeli yorum şu: Bazı toplumlarda erkek çocuklarının rekabet, bağımsızlık ve bireysel başarı yönünde; kız çocuklarının ise bakım, ilişki ve sosyal uyum yönünde daha fazla sosyalleştirilmesi mümkündür. Fakat bu, erkeklerin ilişki zekâsından yoksun, kadınların da başarı odaklı olmadığı anlamına gelmez.
Bir kadın şirket kurup agresif biçimde büyümeyi hedefleyebilir. Bir erkek ailesi ve arkadaş çevresiyle ilişkilerini hayatının merkezine koyabilir. Hatta aynı kişi yaşamının farklı dönemlerinde farklı önceliklere sahip olabilir.
Üstelik toplumsal beklentiler değiştikçe davranış kalıpları da değişebilir. Bu yüzden cinsiyet üzerinden kesin “akıl türleri” oluşturmak yerine, biyolojik cinsiyet ile kültürel öğrenme, sosyal beklentiler ve bireysel kişilik arasındaki etkileşimi konuşmak daha anlamlıdır.
Japonya, ABD, Çin ve Hindistan Bize Ne Söylüyor?
Japonya üzerinden bakıldığında grup uyumu, sosyal sorumluluk ve karşılıklı bağımlılık gibi unsurların gündelik davranışlarda önemli olabildiği görülür. ABD gibi daha bireyci eğilimlerin güçlü olduğu bir toplumda ise kişinin kendi hedeflerini belirlemesi ve bireysel tercihlerini ifade etmesi daha fazla teşvik edilebilir.
Çin örneği ise bu ikili ayrımın ne kadar sınırlı olduğunu gösteriyor. Araştırmalar Çin'deki insanların bazı ilişki alanlarında yüksek düzeyde karşılıklı bağımlılık gösterirken, bazı alanlarda daha bağımsız bir benlik algısına sahip olabildiğini ortaya koyuyor. PubMed
Hindistan'da aile ve topluluk ilişkilerinin gündelik yaşam üzerindeki ağırlığı, “akıl” kavramını yalnızca bireysel problem çözme kapasitesi üzerinden değerlendirmenin eksik kalabileceğini düşündürüyor.
Brezilya üzerine yapılan çalışmaların aktarıldığı araştırmalarda da gündelik matematik becerileri ile okulda öğretilen matematik arasında ayrışmalar bulunmuştur. Yani bir kişi gerçek yaşamda para hesabı veya alışveriş hesabı yapmada oldukça başarılı olabilirken standart akademik testlerde aynı performansı göstermeyebilir. ScienceDirect
Bu örnek bana önemli bir şeyi hatırlatıyor: Testin kendisi de bir kültürel ortamın ürünüdür.
Bir toplum hangi bilgiye değer veriyorsa eğitim sistemi de zamanla o bilgi biçimini ödüllendirebilir.
Kültürel Zekâ: Küreselleşen Dünyanın Yeni Akıl Türü
Günümüzde ayrıca “kültürel zekâ” kavramı giderek önem kazanıyor. Kültürel zekâ, farklı kültürel ortamlarda etkili biçimde uyum sağlayabilme kapasitesi olarak tanımlanıyor ve metabilişsel, bilişsel, motivasyonel ve davranışsal boyutları bulunuyor. ScienceDirect
Örneğin Türkiye'den Almanya'ya taşınan bir mühendisin teknik bilgisi çok yüksek olabilir. Fakat toplantılardaki iletişim biçimini, zaman algısını, hiyerarşi anlayışını ve geri bildirim kültürünü anlamakta zorlanıyorsa teknik kapasitesini tam olarak kullanamayabilir.
Aynı şekilde Almanya'dan Türkiye'ye gelen bir yöneticinin doğrudan ve açık iletişim tarzı kendi kültürel çevresinde normal olabilirken başka bir sosyal ortamda daha farklı yorumlanabilir.
Burada “hangi kültür doğru?” sorusundan ziyade “hangi bağlamda hangi davranış işe yarıyor?” sorusu daha verimli görünüyor.
Küreselleşme bu nedenle akıl türlerinin birbirine yaklaşmasına da yol açıyor. İnternet, göç, uluslararası şirketler, üniversiteler ve çok kültürlü çalışma ortamları insanları farklı düşünme biçimleriyle sürekli karşılaştırıyor. UNESCO da günümüzde eğitimde kültürel çeşitlilik, eleştirel düşünme, yaratıcılık, aidiyet ve kültürlerarası anlayışın önemini özellikle vurguluyor. UNESCO+1
Yerel Kültür ile Küresel Kültür Arasında Kalan Akıl
Bugünün insanı aslında tek bir kültürel çevrede yaşamıyor. Sabah ailesiyle geleneksel bir ilişki biçimi içinde konuşup öğleden sonra uluslararası bir şirkette çalışabiliyor. Akşam ise dünyanın başka bir ülkesinden insanların ürettiği içerikleri tüketebiliyor.
Bu durum yeni bir zihinsel esneklik gerektiriyor.
Bir yandan yerel değerleri anlamak, diğer yandan farklı toplumların düşünce biçimlerine açık olmak gerekiyor. UNESCO'nun eğitim yaklaşımında da yerel miras, geleneksel bilgi ve dillerin korunması ile küresel vatandaşlık ve kültürlerarası anlayışın birlikte ele alınması gerektiği vurgulanıyor. UNESCO+1
Bana göre burada ortaya çıkan yeni akıl biçimi “bağlamsal akıl” olarak düşünülebilir: İnsan, kendi doğrularının her yerde aynı şekilde çalışmayabileceğini fark eder ve içinde bulunduğu bağlama göre düşünme biçimini yeniden ayarlayabilir.
Bu, değerlerinden vazgeçmek anlamına gelmez. Tam tersine, kendi bakış açısının sınırlarını bilmek anlamına gelir.
Toplumsal ve Kolektif Akıl da Hesaba Katılmalı
Akıl yalnızca bireyin kafasının içinde gerçekleşen bir süreç değildir. Bir ekip, topluluk veya toplum da bilgiyi paylaşarak bireyin tek başına sahip olamayacağı bir çözüm üretebilir.
Bir hastanede doktorun tıbbi bilgisi, hemşirenin saha deneyimi, teknisyenin pratik bilgisi ve hastanın kendi deneyimi birleştiğinde ortaya tek bir kişinin sahip olamayacağı bir bilgi bütünü çıkar.
Benzer şekilde geleneksel toplumlarda kuşaktan kuşağa aktarılan tarım bilgisi, hava koşullarını gözlemleme yöntemleri, bitkilerin kullanımı veya zanaat becerileri modern okul sistemlerinde ölçülmeyebilir. Bu onları otomatik olarak değersiz yapmaz.
UNESCO da eğitimde yalnızca standart bilgi biçimlerinin değil, yerel ve yerli bilgi sistemlerinin, dillerin ve geleneksel uygulamaların da dikkate alınmasını savunuyor. UNESCO
Burada yine kritik bir ayrım var: Her geleneksel bilgi doğru değildir. Geleneksel olması tek başına bilimsel doğruluk garantisi vermez. Fakat bir bilgi biçimini sırf standart sınavlarda ölçülmediği için “akılsızlık” olarak görmek de aynı ölçüde hatalı olabilir.
Peki En Değerli Akıl Türü Hangisi?
Bu soruya tek bir cevap vermek bana doğru gelmiyor.
Matematiksel bir problemde analitik akıl öne çıkabilir. Bir sanat eserinde yaratıcı akıl önem kazanabilir. Kriz anında pratik düşünme belirleyici olabilir. İnsan ilişkilerinde kişilerarası beceriler öne çıkabilir. Farklı toplumlar arasında çalışan bir insan için kültürel zekâ kritik hâle gelebilir.
Daha da önemlisi, gerçek hayatta bu yetenekler birbirinden tamamen ayrı çalışmaz.
İyi bir liderin yalnızca analitik olması yetmez. İnsanları anlayabilmesi, yeni fikir üretebilmesi, kararlarını uygulayabilmesi ve kararlarının sonuçlarını değerlendirebilmesi gerekir. Aynı şekilde iyi bir bilim insanının yalnızca bilgi sahibi olması değil, doğru soruyu sorabilmesi ve gerektiğinde alışılmış düşünme kalıplarını sorgulayabilmesi gerekir.
Sternberg'in yaklaşımında da farklı bilişsel yaklaşımların problem ve çevreyle etkileşim içinde olduğu vurgulanıyor. PubMed Central (PMC)
Sonuç: Akıl Bir Puan Değil, Bir Profil Olabilir
“Kaç IQ'n var?” sorusu insan zihnini anlamanın yalnızca küçük bir bölümünü yakalayabilir.
Asıl mesele belki de şu sorular:
Bir problemi nasıl çözüyoruz?
Bilmediğimiz bir kültürle karşılaştığımızda ne yapıyoruz?
Yeni bir fikir ortaya çıktığında onu değerlendirebiliyor muyuz?
İnsanlarla anlaşmazlık yaşadığımızda yalnızca kendimizi mi savunuyoruz, yoksa karşı tarafın bakış açısını da anlamaya çalışıyor muyuz?
Kişisel başarı ile toplumsal sorumluluk arasında nasıl bir denge kuruyoruz?
Ve belki en önemlisi: Kendi akıl biçimimizin sınırlarını fark edebiliyor muyuz?
Farklı kültürleri inceledikçe benim vardığım temel düşünce şu: İnsan zekâsını yalnızca bireysel başarıyla ölçmek de yalnızca ilişki kurma becerisiyle değerlendirmek de eksik kalıyor. Erkekleri “başarı”, kadınları “ilişki” kategorisine yerleştirmek de aynı nedenle yetersiz. Araştırmalar bazı ortalama cinsiyet farklılıklarına işaret etse bile kültür, eğitim, sosyal roller ve bireysel farklılıklar tabloyu ciddi biçimde değiştiriyor. PubMed+1
Belki de çağımızın ihtiyaç duyduğu insan; analitik düşünebilen, yaratıcı olabilen, gerçek hayatta çözüm üretebilen, ilişkileri okuyabilen, farklı kültürlere uyum sağlayabilen ve bütün bunları ortak yaşamın sonuçlarını düşünerek kullanabilen insandır.
O zaman “Kim daha zeki?” sorusundan biraz uzaklaşıp “Hangi durumda hangi akıl biçimine ihtiyacımız var?” diye sormak çok daha ilginç hâle geliyor.
Sizce bir insanı gerçekten “akıllı” yapan şey nedir: çok şey bilmesi mi, doğru karar vermesi mi, insanları anlaması mı, değişen koşullara uyum sağlaması mı, yoksa bütün bunları aynı anda yapabilmesi mi?
Kaynak notu: Bu yazıdaki kültürlerarası ve toplumsal değerlendirmelerde Harvard Project Zero, UNESCO ve PubMed/akademik literatürde yer alan araştırmalardan yararlanılmıştır. Özellikle Gardner'ın çoklu zekâ yaklaşımının teorik bir model olduğu, Sternberg'in zekâ yaklaşımlarının ise psikoloji literatüründe tartışılmış alternatif çerçeveler sunduğu göz önünde bulundurulmalıdır. pz.harvard.edu+2PubMed Central (PMC)+2